|
M. K. Atatürk'ün İlkeleri
Atatürk'ün büyük bir titizlikle kurduğu ve bizlere emanet ettiği en büyük
eseri Türkiye Cumhuriyeti'nin sonsuza kadar yaşaması, Onun ilke ve inklaplarına
sahip çıkma ile olur. Çünkü bu ilke ve inkilaplar Türkiye'nin gelişmesinin
yegane çizgisidir. Türk insanına düsen görev önce Atatürk ilke ve inkılaplarını
öğrenmek ve onların etrafında kenetlenmek, sonra da tek varlığımız Türkiye
Cumhuriyeti'ni sonsuza kadar yaşatmaktır. Atatürk ilke ve inkılapları Türk
insaninin ülküsü ve idealleridir.
Atatürk'ü öğrenmek bir bakıma Onun ilke ve inkılaplarını bilmekle baslar.
Bu ilkeler:
1.
Cumhuriyetçilik: Türk Milleti'nin
hür seçimlere dayanan en uygun yönetim sekli Cumhuriyet'tir seklinde
özetlenebilir.
2.
Milliyetçilik: Türk Milleti'nin
2000 yıllık tarihine yakışır bir şekilde millet olma ve yasama ilkesidir. Türk
bayrağı altında yaşanan tasada ve kıvançta ayni duyguları paylasan herkesi Türk
sayan ilkedir. Böylece milletimizi birleştiren ve kaynaştıran bir ilke
konumundadır.
3.
Halkçılık: Türk Milleti'nin
yasayan kitlesine halk denir. Çeşitli meslek ve etkinlikleri olan halkımızın el
ve gönül birliğiyle çalışıp yurdumuzun kalkınmasını sağlaması demektir. Bütün
fertlerimizin birbirine saygılı ve fedakarlık duyguları içinde olmalarını
önerir.
4.
Laiklik: Devlet düzeninin
ve hukuk kurallarının dine değil akla ve bilime dayandırılmasıdır. Böylece din
ve devlet isleri iki ayrı kurum olarak birbirine zarar vermeden görevlerini
sürdüreceklerdir.
5.
Devletçilik: Devletin, halkın
rahatı için sosyal ve ekonomik alanlarda üretim ve teşebbüste bulunmasıdır. Özel
sektörün yapamadığı zorunlu hizmetleri devlet yapar ve vatandaşa hizmet oturur.
Böylece endüstri ve sanayileşmede özel sektörün yanında devlet de bir sektör
olarak görev yapar.
6.
İnkılapçılık: Türk Milleti ve
Devleti'nin durmadan ilerleyen ülkeler yarışmasına katılmasıdır. Türk toplumu
endüstri, bilim, teknoloji, tip ve sanayi gibi her alanda, her turlu gelişmeye
yabancı kalmayacak kendini cağın gereklerine göre yenileyecektir.
Atatürk ilkelerinin amacı Türk insaninin atılgan, yaratıcı, barışçı,
birleştirici yapmaktır. Büyük Atatürk hayatta iken kendi de bu ilkeleri
uygulamış ve bugünkü Türkiye'yi çağdaş yapan inkılapları sağlamıştır. Kısa bir
ömre sığan bu inkılapları Avrupa ancak 200-300 yılda yapabilmiştir. Atatürk,
cağımızın gelmiş geçmiş dahi devlet adamlarından biridir. Onun büyüklüğü çok
yönlü bir kişiliğe sahip olmasından kaynaklanır. İyi bir kumandan, dahi bir
lider, güçlü bir devlet adamı, iyi bir hatip, milletinin bas öğretmeni,
koylusunun bas çiftçisi ve esir milletlerin kılavuzudur. Türk inkılaplarının
kısa surede başarıya ulaşmasının sırrı buradadır.
M. K. Atatürk'ün İnkılâpları (Devrimleri)
Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922)
Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında kurulan (23 Nisan 1920) Türkiye Büyük
Millet Meclisi, halktan kopuk Osmanlı yönetiminin yanında, halkın içinden
seçilen temsilcileriyle "halk iradesi"nin gerçek temsilcisi olmuş, iyice eskimiş
ve yıpranmış kişisel saltanatsa, TBMM'yi, yani ulusun egemenliğini tanımamasının
yanı sıra, Sevr Antlaşması'nı imzalamış, düşmanla işbirliği yapıp, çıkarttığı
ayaklanmalarla Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı engellemeye çalışmıştı.
23 Nisan 1920'den başlayarak ulusal egemenliğe dayalı devletin kurulmasıyla
kişisel saltanata kalkmış gözüyle bakan Mustafa Kemal, İtilaf Devletleri'nin
Lozan Barış Konferansı'na Ankara Hükümetinin yanı sıra Osmanlı Hükümeti
temsilcileri de çağırmaları üstüne, 1 Kasım 1922'de TBMM'de yaptığı konuşmada
ulus'un akla aykırı olduğunu belirterek,saltanatın kaldırılmasını istedi.
Milletvekillerinin ateşli konuşmalarla Atatürk'ü desteklemelerinden sonra,
saltanatın İstanbul'un işgal tarihinden (16 Mart 1920) başlayarak kalkmış olduğu
oybirliğiyle kabul edildi. Saltanatın kaldırılmasıyla Padişahlık sıfatı kalkan
Mehmet VI Vahdettin de, 17 Kasım günü İngiliz Komutanlığına başvurarak, bir
İngiliz zırhlısıyla İstanbul'dan ayrıldı.
Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923)
Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Barış Antlaşması'nın ardından TBMM'de
en çok tartışılan konulardan biri, yeni devletin niteliği sorunuydu. Kendisi bir
hükümet olan TBMM'nin ayrı bir hükümeti ve bu hükümeti yönetecek bir başbakanın
bulunmaması, meclis içinden bakanların seçiminde adayların gerekli oyu
sağlamakta güçlük çekmeleri, sürekli sorunlara yol açmaktaydı. 27 Ekim 1923'te
Ali Fethi (Okyar) Bey başkanlığındaki hükümetin istifası ve Cumhuriyet Halk
Partisi grubunun yeni hükümet listesi üstünde anlaşmaya varamaması üzerine,
Atatürk 28 Ekim gecesi arkadaşlarını toplayarak sorunun gerçek çözümüyle ilgili
düşüncesini açıkladı ve İsmet İnönü'yle o gece, devletin niteliğinin cumhuriyet
olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı. Ertesi gün TBMM, yapılan işin
"çoktan doğmuş olan çocuğun adını koymak" olduğunun milletvekillerine
açıklanmasından sonra, saat 20.30'da Anayasa değişikliğini kabul ederek
cumhuriyeti ilan etti ve
oybirliğiyle alınan bu karardan sonra cumhurbaşkanı seçimine geçerek, gene
oybirliğiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk
cumhurbaşkanı olarak seçti.
Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924)
Saltanatın kaldırılmasından ve Mehmet VI Vahdettin'in İstanbul'dan
ayrılmasından sonra, TBMM'nin 18 Kasım 1922'de halife seçmiş olduğu Abdülmecit
Efendi, eski rejim yanlılarının tek umudu haline gelmiş, bundan güç alan
Abdülmecit Efendi de, yeniden törenler düzenlemeye, demeçler vermeye bazı İslam
ülkelerinin kendisine bağlılık bildirmeleri
üzerine, İslam dünyasının önderi tavrı takınmaya başlamıştı. Bu durumun yeni
kurulmuş cumhuriyet yönetimi için tehlikeli olabileceğini kavrayan Atatürk,
İzmir'deki ordu tatbikatları sırasında ordu komutanlarına hilafetin kaldırılması
konusunda düşüncesini açıklayıp, yasanın meclis gündemine getirilmesini
kararlaştırdı. 1 Mart 1924'teki bütçe görüşmelerinde halifeye ve Osmanlı
hanedanına verilecek ödenek konusunun gündeme getirilmesinden sonra, 3 Mart
1924't kabul edilen yasayla, halifelik kaldırılıp, ilerde saltanat ve halifelik
iddiasında bulunmamaları için Osmanlı hanedanı üyelerinin de yurt dışına
çıkarılmaları kabul edildi.
Medeni Kanun'un kabulü (17 Şubat 1926)
Osmanlı İmparatorluğu döneminde hukuk işleri din kurallarına göre
yönetilmekte olduğundan, çağdaş toplumlar düzeyine erişmek isteyen Türk
toplumunun temel gereksinmelerinin, söz konusu hukuk yapısıyla karşılanamayacağı
anlaşılmıştı. Tanzimat Dönemi'nde hazırlanan Mecelle, bazı yenilikler getirmekle
birlikte, kişilerin hak ve borçları, aile
kurumu, işleyişi ve sona ermesi, mülkiyet ilişkileri, miras sorunları, kiralama,
satın alma, ödünç verme, vb. ilişkiler açısından, gerçek bir Medeni Kanun
sayılamazdı. Bu nedenle İsviçre Medeni Kanunu örmek alınarak hazırlanan Medeni
Kanun, 17 Şubat 1926'da TBMM'de kabul edilerek, yürürlüğe kondu. Bunu, öbür
temel yasalar ile, ceza hukuku alanındaki boşlukları gideren Ceza Kanunu'nun
kabul edilip (1 Mart 1926) yürürlüğe konması izledi.
Tarikatların kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması (30 Kasım
1925)
Başlangıçta yalnızca din konularıyla ilgilenen, farklı düşünce sistemleri
geliştirerek taraftarlarını çoğaltmaya çalışan tarikatlar, zaman içinde siyasal
olaylarda etkili rol oynamaya, çıkarları tehlikeye düştükçe halkı ayaklandırmaya
koyulmuşlardı. Bu etkinliklerini cumhuriyetin ilanından sonra da sürdürmeye
kalkışmaları ve Menemen Olayı, Şeyh Sait Ayaklanması gibi şeriattan yana
ayaklanmalara yol açmaları üstüne "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler,
müritler memleketi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti her alanda doğru yolu gösterecek,
uyaracak güçtedir. Biz uygarlığın bilim ve fenninden güç alıyoruz ve ona göre
yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız" diyen Atatürk'ün sözleri ışığında harekete
geçilerek, 30 Kasım 1925'te çıkarılan yasayla tekkeler ve zaviyeler kapatıldı.
Laikliğin kabulü (1928-1937)
Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf
Vekaleti'nin kaldırılarak yalnızca din işleriyle uğraşacak Diyanet İşleri
Başkanlığı'nın kurulması, tarikat ve zaviyelerin kapatılması aşamalarından geçen
laikliğin tam anlamıyla yasal tabana oturtulması için, 1924 Anayasası'nda
yeralan "Türkiye devletinin dini İslam'dır" deyimini tartışmaya koyulan TBMM, 10
Nisan 1928'de Anayasa'nın ikinci maddesini
değiştirip, 16. ve 38. maddeler gereğince milletvekilleri ile cumhurbaşkanının
antiçerken söylemek zorunda oldukları "vallahi" sözcüğünü maddelerden çıkardı.
Ayrıca, 26. maddedeki "ahkamı şeriyenin tenfizi" (şeriat hükümlerinin
yürütülmesi) sözcükleri de Anayasa'dan çıkarıldı. İnananların ibadetlerini kendi
dilleriyle yapmalarını doğal bir hak olarak gören Mustafa Kemal'in, aydın din
adamlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, 3 Şubat 1928'de hutbelerin Türkçe
okunmasının kabul edilmesini, dualar ve ezanın Türkçeye çevrilmesi çalışmaları
izledi. 5 Şubat 1937'de Anayasa'nın ikinci maddesinde laiklik ilkesine yer
verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olduğunun yazılmasıyla,
laiklik
devrimi tamamlanmış oldu.
Kadın haklarının tanınması (1930-1933 ve 1934)
Osmanlı toplumunda hemen hiçbir toplumsal ve siyasal hakkı bulunmayan
kadınlara Medeni Kanun'la bazı haklar tanınmış olmakla birlikte, siyasal haklar
açısından bir değişiklik yapılmamıştı. Atatürk'ün girişimiyle kadınların
iktisadi ve siyasal
yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılarak, 1930'da belediye
seçimlerinde seçme, 1933'te çıkarılan Köy Kanunu'yla muhtar seçme ve köy
heyetine seçilme, 5 Aralık 1934'te Anayasa'da yapılan bir değişiklikle de
milletvekili seçme ve seçilme haklarının tanınmasıyla, Türk kadını o yıllarda
Avrupa devletlerinin çoğundaki kadınlardan daha ileri haklar elde etti ve çok
geçmeden toplumda erkeklerin çalıştığı her alanda yerini aldı.
Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
Ülke halkını her alanda çağdaş ve uygar düzeye çıkarabilmek için
değişiklikler tasarlarken, dış görünüşüyle de bunu vurgulaması gerektiğine
inanan Mustafa Kemal'in, 25 Ağustos 1925'te Kastamonu'ya yaptığı bir gezide
başına şapka giyip, "Buna şapka derler" diye halkı şapka giymeye özendirmesinden
sonra, 25 Kasım 1925'te Şapka Giyilmesi Hakkındaki Kanun çıkarılıp, dinsel
giysilerle sokakta gezilmesi yasaklandı.
Takvim, saat ve ölçülerde değişiklik (1925 ve 1931)
Cumhuriyet döneminden önce Batı uluslarından ayrı takvim, saat, sayı ve
ölçülerin kullanılması, hafta tatillerinin cuma günü olması, takvimin başlangıcı
olarak Hazreti Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göç ettiği tarih olan 622 yılının
alınması (hicri takvim), sayı olarak eski sayıları, ölçü olarak da okka, dirhem,
arşın, endaze, vb. ölçülerin kullanılması, Türk toplumu ile Batı toplumları
arasındaki ilişkilerde büyük karışıklık ve güçlüklere yol açmaktaydı. 26 Aralık
1925'te miladi takvimin kabul edilip, alaturka saat yerine Batı'da kullanılan
alafranga saatin kabul edilmesiyle, 23 Mart 1931'de çıkarılan yasayla da gram,
kilogram, ton, metre, kilometre gibi ölçülerin benimsenmesiyle, bir yandan Batı
ülkeleriyle ilişkiler kolaylaştırılırken, bir yandan da yurdun her yerinde
tutarlı bir ölçü ve ağırlık düzeni kurulmuş oldu.
Soyadı yasasının kabulü (21 Haziran 1934)
Soyadı bulunmamasının günlük yaşamda yarattığı güçlük ve karışıklıkların
önünene geçmek amacıyla 21 Haziran 1934'te çıkarılan yasayla, her Türk kendine
uygun bir soyadı almakla yükümlü kılındı. 24 Kasım 1934'te çıkarılan bir yasayla
da TBMM Mustafa Kemal'e Atatürk soyadını verdi. Aynı yıl çıkarılan bir başka
yasayla ayrıcalıkları belirten eski unvanların yasaklanmasıyla, yasalar önünde
eşitlik ilkesinin gerçekleştirilmesinde önemli bir adım atılmış oldu.
Eğitim ve öğretim devrimi (3 Mart 1924)
Osmanlı toplumundaki medreseler ile iptidai, rüştiye, idadi türünde
okulların toplumun gereksinme duyduğu elemanları yetiştirme açısından özellikle
sayı bakımından yetersiz kaldığını gözleyen, eğitimin önemini yaptığı
konuşmalarda sık sık vurgulayan Atatürk'ün yol göstericiliği altında TBMM,
eğitim ve öğretim işlerini Milli Eğitim Bakanlığı'na verip, 3 Mart 1924'te
çıkardığı Öğretimin Birleştirilmesi yasasıyla, mahalle mektepleri ve medreseleri
kaldırdı. Anadolu'nun çeşitli kentlerinde meslek okulları, teknik okullar,
öğretmen okulları, ortaokul ve liseler açılırken, çıkarılan Üniversiteler
Kanunu'yla Darülfünun kaldırılıp, yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu
Harf devrimi (1 Kasım 1928)
Öğrenilmesi son derece güç olan Arap abecesinin okuryazar sayısının
artmasını engellediğini, ayrıca Türkçe sesleri dile getirmede güçsüz kaldığını
anlayan Atatürk'ün, 1926'dan başlayarak yaptırdığı araştırmalar sonucunda,
Türkçe'nin yapısına en uygun abece olduğuna karar verilen Latin abecesi alınıp,
yeniden düzenlenerek, 1 Kasım 1928'de çıkarılan
Türk Harfleri Hakkında Kanun'la yürürlüğe kondu ve Atatürk'ün kendisinin de
katıldığı yaygınlaştırma çalışmaları sonucunda, kısa süre içinde benimsendi.
Dil devrimi (12 Temmuz 1932)
Osmanlılar döneminde aydınların büyük ölçüde Farsça ve Arapça sözcük ve
dilbilgisi kuralı içeren Osmanlıca'yı kullanmalarından ötürü, aydınlar ile
halkın dil bakımından birbirlerinden kopmuş olmaları, cumhuriyet öncesindeki
dönemde de bazı aydınları rahatsız etmiş, Selanik'te çıkarılan (1911) Genç
Kalemler dergisinde "Yeni Dil" hareketi başlatılmış, ama dilde yabancı
sözlüklerden yeterli bir arınma sağlanamamıştı. Türkçe'nin özleştirilerek yeni
Türk abecesiyle dünyanın en zengin dillerinden biri haline getirilmesini amaç
alan Atatürk, 12 Temmuz 1932'de, sonradan Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili
Tetkik Cemiyeti'ni kurdurarak, Türkçe'nin gerçek bir bilim, edebiyat ve sanat
diline dönüşmesi çalışmalarını hızlandırdı.
|